Yaklaşık bir saat önce bir yakınımı ziyaret için hastaneye gittim. Hastaneye giriş yaptığımda saat 23.00 gibiydi, normal giriş kapısı kapanmış, girişlere acil kısmından geçit verilmişti. Acil kapısının önünden geçiyorum önümde iki tane ambulans siren ışıkları yanıp sönüyor kapının önünde birileri ağlaşıyor, hızlı adımlarla bir şey duymak istemeden geçiyorum, içeri girdiğimde asma kata asansörlere çıkmak için yoğun bakım bekleme ünitesinin önünden mecburi bir geçiş yapıyorum ışıkların çoğu kapalı fakat yine orada da bekleyişte ağlaşan birkaç kişi hem görüyor hem işitiyorum. Canım iyice sıkılıyor, hızlı hızlı adımlarla asansöre binip üçüncü kata çıkıyorum. Gördüğüm hemşireler, personel, hasta yakınları hepsinin bir bir düşen enerjileri.. Nöbet yorgunluğu gibi değil sanki başka bir yorgunluk başka bir durgunluk bambaşka bir enerjisizlik. Odaya varıyorum, biraz odada vakit geçiriyorum, alttan açık olan cama kayıyor gözüm, cama doğru yaklaşıyor hem kendi gölgemi izliyorum hem dışarıyı seyrediyorum. SH’ de çalışırken, işe giderken önünden geçtiğim bir gıda fabrikasına gözüm değiyor. O günlerde, o sabahları hatırlıyor, yaklaşık iki km uzaktaki odama dolan, içimi deşen maya kokusunu burnumda hissediyorum. Sonra hemen yanındaki lastik fabrikası aklıma geliyor, lastiklerinde; bacalardan çıkan sabah saatlerindeki o kokusu istemsiz bir şekilde içime doluyor. Camdaki hafif aralıktan dışarı bakıyorum ve tek bir ağaç, tek bir çim olmayan kurak araziyi görünce meşhur olan hastane hikayesi geliyor gözümün önüne, oda arkadaşının aslında olmayan yeşillikler, ağaçlar, kuşlar var diye anlatıldığı hikaye.. Kim bilir kim kime ne hikayeler anlatıyor, yada tavandan tabana camla kaplı odadan o manzarayı izlemek ne kadar bir yaşam ışığı bugünlerde ?Odada işim bitiyor, arabaya doğru yürürken gözlerimi ve kulaklarımı kapatmaya çalışsam da aklımdaki düşünceleri yok edemiyorum. Son aylarda kendi yaptığım espriler yada ortamında olduğum aile, arkadaş yada yakın çevremdeki istisnai espriler, iltifatlar zamanları hariç; sokaklarda, parklarda, bahçelerde kahkaha atan, gülücükler saçan, mutlu mutlu, heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatan birilerini görmek her geçen gün güçleşiyor mu ? Ya da bana mı öyle geliyor ?Maske ve peçelerinin altından kahkahalar atıyorlar da ben mi görmüyorum ?Geçen yıl bugün Amsterdam’da Vondelpark’ ta olduğum an aklıma geliyor, o mutlu insanlar o gülen yüzler, o kahkahaları ile çerezlerini, sandviçlerini yiyip içeceklerini içen gruplar.. Sık sık aile ve çevre büyüklerimi arayıp hal hatırlarını sormaya özen gösteriyorum. Çoğundan aynı cümleleri duymaya başladım; yalnızlıktan sıkılıyoruz. Kardeş kardeşe, evlat baba ocağına, dost dosta gidip gelemez oldu. Telefon ve televizyondan ibaret, rızkımızın peşinden koşmadığımız zamanlarımız.. İçimde hafif bir sızı, geçecek elbet bugünler diyorum. Yine parklarda kahkaha sesleri duyacağımız, koşuşturan rengarenk kıyafetli çocukları göreceğimiz günler gelecek. Bir şarkı dinlemek geçiyor içimden, geçip geçip duruyorum hangisinde duracağıma hangisini dinleyeceğime karar veremeden..07.09.2000’43
