Pandeminin ilk başlangıç dönemleri ard arda gezdiğim on dört ülkenin son durağı en sevdiğim şehirlerden biri Milan ~ Milano ! Trenlerde denk geldiğim maskeli Asya’lılar. Türkiye’ye döndüğümde kimsenin henüz haberdar olmadığı bir salgın başlangıcı. Eve kapanmanlar, evden çalışmalar, lockdownlar, yasal izinlerle sokağa çıkmalara akşamları evin bahçesinde kurulan oyun masaları sabaha kadar yapılan sohbetler akşama kadar uyumalar vs garip tuhaf bir yaşamın ilk sinyalleri. Gideceğim yolların uçuşların iptali hergün kontrol ettiğim konsolosluk yazıları vs. Netflix’le günümün birkaç saatini geçirdiğim bir dönem. Unorthodox’u izledikten sonra tavsiye ile başladığım bir Yiddiş dizisi.. Akiva, tabloları ve aşkları.. Allah’a şükrün ve minnet duygusunun en güzel örneklerinden biri.. Hakkında eksik bilgilerimi tamamladığım Yahudi gelenekleri. Ve serinin sonunda Orta Doğu’ ya olan merakım.. Gri şehirler, ağaçsız yeşilsiz, çimsiz çimensiz aklımda kalanlar.. Bir dizi serisi ile inanılmaz merak duyduğum İsrail ~ Ürdün hattı.. Tarih Nisan 2022 aklımda uzun uzun planlar yaptığım şehirlerin hepsini bir kenara bırakıp dünyanın yedi harikası Petra’ya olan Kudus’e olan merakım. Hayat sen planlar yaparken önceliklerini hiç olmadık zamanda olmadık şekilde değiştirebiliyor bazen, zamanın akışına bırakmak kendini plansız programsız olduğu gibi yaşamakta bazen bazı kapıları aralıyor farkında olmadan.. Shtisel ile üç sezon yaklaşık kırk bölümlede insan kalbinin seni nereye götürebileceğini de merak ediyor.. Öyle ya kalbinin sesini dinlemeli bazen insan. Endişelerinden, planlarından vazgeçip zamana teslim olmalı. Bir kitap cümlesi geld ya hatrıma; kalbinin götürdüğü yere git !
Kendimi izliyorum, kendimi dinliyorum, uzaktan kendime bakıyorum. Hakkımda kısmında bahsi geçen Rebecca’nın bir cümlesi ile hayatımın yönünün değiştiği bir nokta var bir an bir zaman. Senelerdir ailemden, işten, sevdiğim insanlardan, okuma ve öğrenme saatlerimden, mecburen yapmak zorunda olduğum sorumluluklarımdan arta kalan zamanlarımda en çok yaptığım şey dünyanın bir ucunda bazen adını bildiğim bazen de o gün öğrendiğim, okuduğum gördüğüm bir şehrin keşfine çıkmak en ince ayrıntısına kadar araştırmak, okumak, sonrasında gecenin aynı bu saatlerinde olduğu gibi bazen ikisinde bazen üçünde o şehre gitme planları yapmak o ülkede adım attığımı hayal etmek o insanların arasına karıştığımı görmek.. Yol benim için yaklaşık on yıldır “tutku” içimde uzaklara, keşfetmediğim adım atmadığım ülkelere, şehirlere beni çeken bir tutku.. Sanki kendimden bir izlerin oralarda var olduğu hissettiğim gidip varmanın kavuşmanın derin bir heyecanı. Bazen bir Netflix dizisinde keşfettiğim dönüp dolaşıp aylar sonra kendimi oralarda bulduğum, aylarca günlerce araştırdığım bir serüven yollar, yolculuklar. İnsan yaş aldıkça yıllardan bir şehre, bir işe bir eşyaya bir yüreğe bağlanmanın ne kadar gereksiz ne kadar boş ne kadar anlamsız olduğunun farkına varıyor ve büyüdükçe ayağındaki tüm prangalardan kurtulmak için ömrünü harcayarak çaba sarfediyor. Bazen de insan bunu daha küçükken farkediyor ki o zaman kendini daha şanslı hissederek kalan zamanının kıymetini daha iyi anlıyor. İşte o zamanda hep yeni yollar, yeni maceralar, yeni dostluklar, yeni maceralar arıyor hayattan ve bir kez bunun keyfine vardığında artık yollar, uzaklar, başka diyarlar, başka şehirler, ülkeler hayatının vazgeçilmez bir tutkusu olarak içine işliyor.. Öyle ki bazen Helsinki’de içtiği bir bardak buzlu, çilekli ve naneli dağ suyu özlemi burnunda tütüyor…
Yine bir Ramazan ayı, içimde her gün başka birinin omzuna başka birinin hayatına, yaşamına dokunma tutkusu.. Sabır kelimesinin iliklerime kadar işlediği, sadece O’na karşı boynumun kıldan ince olduğunu hissettiğim attığım her adımda ağzımdan çıkan her cümlede aradığım, konuştuğum, ziyaretine gittiğim, derdini dinlediğim, gece uykularımın bölünüpte düne kadar adını dahi bilmediğim birinin hayatına nasıl bir tohum ekerim diye uyanıp zihnimde yol aradığım sadece O’nun rızasını kazanmaya çalıştığım yeni bir ay Ramazan. Zaman o kadar hızlı akıp geçiyor ki insan sadece heybesinde iyilikler, güzellikler biriktirmek için uğraşıp çabalayıp duruyor. Şairin bahsettiği yolun yarısına gelmemiş ömrümde yolun nerede son bulacağını bilmeden sadece O’nun rızasını arıyorum O’nun yarattığı nice kalplerde, nice yüreklerde. İnsan sahip olduğu huzurun zekatını huzura kavuşturduğu yüreklere sunduğu ikramlarla ancak teslim edebiliyor. Sahip olduğun herşeyin şükrü ancak kendi sınıfındadır; ne demek bu ? Malın zekatı mal ile verilir ilmin zekatı ilim öğreterek bilmeyene bilmediği bir ilmi bir teknolojiyi bir matematiği, ekonomiyi, analizi anlatarak verilir yine huzurun zekatı huzur verdiğin yüreklerle ve sağlığın zekatı sağlığına vesile olduklarınla verilir. Sağlığa nasıl vesile olunur derse insan; şifa sadece sevgidedir ve sevdiğin herşey sevildikçe şifalanır. İnsan sadece kendisi için yaşarsa adı yaşamak kalır sadece nefes alır yaşamak başka hayatlara dokunmak, başka yaşamlarda iz bırakmakla elde edilir. Düşün ki bir hırka örmeye kalkıyorsun ilk örgün çok kötü, ikinci örgün bir orta üçüncüsü mükemmel işte hayatta da herşey ilmek ilmek. Ramazan ayı insanın hayatına ilmek attığı yılın başlangıcı oluyor. İnsan kendini daha bir dinliyor özünün farkına varıyor gereksiz herşeyden uzaklaşıp zamanını vaktini, ömrünü nasıl daha da güzelleştirenilirim sorularını ayna da kendisine soruyor. Bazen bulduğu cevaplar tatminkar olmayınca daha bir derinlerde varlık amacını sorguluyor. Kalpler ancak O’nu anmakla, O’nun rızası için çabalamakla, O’nun sevgisini yüreğinde hissetmekle huzur buluyor. Ve insan farkediyor ki O’nunla çıktığı her yol yemyeşil çimlerde, masmavi bulutlarla süslenip bezeniyor.
En yakın olduğum; sevdiğim ve değer verdiğim insanları hayatımdan çıkarmam veya mesafe koymam gerektiğine inandığımda bunu aramın en iyi olduğu dönemlerinde yaptım hep herkese.. Bunun nedeni; kırıldığım, incindiğim yada üzüldüğüm bir zamanda bunu yaparsam karşımdaki muhattaplarımın vicdani sorumluluk hissettiği bir zamanda davranışlarını değiştirerek, gerçek davranış kimliğinden uzaklaşıp beni kaybetmemek adına bir başkası olmasına katlanmayacak olmam. Oysa ki aranızın en iyi olduğu bir dönemde birinin hayatından sessiz sedasız uzaklaştığınızda o kişinin en gerçekçi davranışları ve özü ile vedalaşmış oluyorsunuz..
iletişim kurmayı başaramadığımız ama duygusal ve bilişsel nedenlerle kopamadığınız insanların vicdanına kendi yaşam gücümüzü bırakmak istemiyorsak en güzel seçenek…
Sol ayağın tabanını çekip ayakkabının bileğinizi sardığınızı hissettiğinizde, olduğunuz ortamdan uzaklaşmaya kendinizi ikna etmişsiniz demektir.
Araba kullanmayı ilk öğrendiğim yıllar, gayet güzel kullanıyorum kendimce her yere gidip geliyorum, sollama yapabiliyorum, gayet iyiyim. Sürekli babamdan araba istiyor, hava yağışlı değilse çoğu seferinde alabilirsin cevabını alıyordum. Birgün çok iyi markada, güzel yeni bir arabası vardı. Bir pazar günü öğlen saati. Arabayı istedim, alabilirsin dedi, Bahçecik’e büyükbabamların yazlığına gideceğim o gün. Arabayı aldım çalıştırdım araç biraz geniş ve evin bahçe kapısından çıkış yapacağım araba geçer mi geçmez mi hesabı yaparken nasıl bir ruh haline varmışsam otomatik bahçe kapısı sensörü aracın alt teker arkası boşluk bir kısmına denk geldi, sonuna kadar açılmış kapı bir anda kapanma eğilimine dönmüşken ben gaza basmayınca araba arada sıkıştı ve kaldı. Şok içerisinde ne olduğunu çözmeye çalışırken kapıyı geri açıp dışarı çıktım. Araba dışarda eve geri döndüm, babamı sordum, uyuyor dediklerinde kalırsam birdaha asla araba süremem diye iç geçirip arabayı alıp gittim. Büyükbabamın yanına vardım, korkulu durumu ona anlatınca, canın sağ olsun dedi, o sırada babama haber verdik ondan da aynı cevabı alınca konu dağıldı. Seneler önceydi ilk arabamı yeni aldığım günler, iyi kullanıyorum, güzel kullanıyorum ama kimle buluşsam, kimin yanına gitsem, hep aynı cümleyi tekrar ediyorlar dikkatli ol, yavaş sür, hız yapma! peki diyorum herbirine. Babam özellikle sıkı sıkı tembihliyor yağmurlu günlerde sürme, yağmurlu günlerde frene çok dokunma, direksiyonu iki elinle tut, sıkı sıkı işittiğim tembihlerim..
Birgün arabayı almış şehir dışında tatildeyim, kış ayları. Biraz şehirden uzak doğa mekanı bir yer.
Bir önceki gün bahardan kalma olan hava, nasıl bir kar havasına döndü ise, etraf o sabah uyandığjmda bembeyazdı. Dizlere kadar kaplı kar.
Araba sürmek değil hareket etmek imkansız.
Aklım kar’da sanki dönüş yolunda arabayı sırtımda nasıl taşıyacağım hesabı yapıyorum ki dönmem lazım. O sabah kahvaltıdan sonra kar yürüyüşüne çıktık, ama moralim tükenmiş, zihnim karmakarışık bir gün. Karda yürürken güneşi takip ediyor, karı nasıl eriteceğinin hesaplarını yapıyorum. Sanki bir güneş ışığı arar gibi !
O an gözlüğümün camına birşey rüzgarla koştu geldi ve yapıştı gözlüğümü çıkardım elime aldım ve mükemmel bir kar tanesi.. Nasıl bir kar sevinci bıraktı içime. O kar tanesinin bana varışından sonra, huzur buldum ve ertesi günü bekledim.
Hiç sıkıntısız o yol bitti.. Bu fotoğrafı görünce o günü anımsadım, öyle bir kar sevinci hala yüreğimde…
Yol, araba, kar hikayelerini her işittiğimde gözlüğümün camına yapışan o kartanesi gelir aklıma..
Fotoğrafa dikkatlice baktığınızda, güzelliğine hayran kalmamak elde değil. Yarattığı herbir varlığı nasıl da ilmek ilmek en güzel şekli ile yaratıyor güzel Râhman..
iki günde olsa biraz kafa dinlemeyi, enerjimi yükseltmeyi başarmış durumdayım. Bazen çok uzun süreli olmasada, birkaç günlük yaptığımız işlerden, bulunduğumuz ortamlardan, sürekli birlikte olduğumuz insanlardan uzaklaşmak, farklı bir şehirde farklı bir bulut altında ıslanmak insana iyi gelebiliyor, negatif yorgunluklarımızı giderken yollarda bir bir dağıtıyor, dönüş yolunda pozitif duyguları bir bir kucaklıyoruz gibi hissediyorum bunu. Birkaç günlük dinlenme sırasında, son günlerde bahsi geçen bir online platformun ilgiyle beğenilmiş bir dizi serisinden bahsedeceğim.
Diziyi biraz yavaş buldum ama işlediği konu çok net ve güzel ifade edilmişti hatta geçenlerde bir Sancılı Dolma isimli yazı yazmıştım dizisinin konusunu, yazdığım yazı ile özdeşleştirdim zihnimde ve bu konuda yalnız olmadığımın farkında olunulması da beni sevindirdi. Dizinin son bölümünde bir psikiyatri hekimi ile ana karekterin bir konuşması var. Dizideki ana karekterin gittiği psikiyatr da kendisi için haftada birgün başka bir psikiyatr kliniğine gidiyor. Ve onun şu cümleleri için gerçekten etkileyici bir metin yazılmış,düşünülerek, içten.
Tedavi olduğunu düşündüğü hastasına son görüşmesinde şöyle sesleniyor;
Cesaretle yapılan her davranış delilik mi olur sence ?
Su çatlağını bulur !
Bastırdığımız, ortaya çıkaramadığımız, çevremizde, en yakınlarımızla, kendimizle bile açıkça konuşamadığımız, yaşayamadığımız duygular var. Hepimizde tüm insanlarda. Ama bu durum bazen sağlık problemlerine sebep olabiliyor.Bastırılan tüm duygularda, hayatımızın içinde çeşitli….
Su nasıl bir taşın üzerindeki çatlağını nasıl ki bir noktada bulur, bu duygularda….
Hayatımızın belli dönemlerinde duygusal bakımdan tıkandığımızı hissedebiliriz, hislerimizi nasıl ifade edemeyeceğimizi bilemeyebiliriz, hepimiz, tüm insanlar nedenlerle farklı dönemlerinde hayatımızın belli dönemlerinde duygularımızı bastırırız sanki bütün hislerimiz bir kafese tıkılmış gibi olurlar ve kaçmamak için direnirler içimizde büyük bir huzursuzluk oluşur ve bu durum sadece çevremizdekilerle olan ilişkilerimizi değil, sağlığımızı da etkiler. Duygular gereklidir ve faydalıdır, tüm duygularımızı hissedebilmemiz için kendimize izin vermemiz gerekir. Seni, beni, hepimizi kim olduğumuzu tanımaya ve istediğimizi öğrenmeye taşıyacak olan köprülerdir duygular. Duygularımızı bastırmak üzerimizde bir yük oluşturur, bazen kaldıramayacağımız kadar ağır olur bu duygusal yük ve olumsuz etkilerini de sağlımız bozulmadan anlayamayabiliriz.
Bu satırları işittiğim sırada aklıma ilk gelen şey şu oldu, insanlar neredeyse ikinci bahar dedikleri, ellili, altmışlı yaşlarına geldiklerinde sağlık problemleri ile uğraşıyor ve tüm dualarını, dileklerini, umutlarını ya kendi ya sevdiklerinin sağlıklarının iyileşmesi niyetine haps oluyorlar.
En güzel, en sağlıklı en verimli yıllarını duygusal yıpranmalar ile tüketiyor ve sonrasında onu onarmak için herşeyi herkesi gözden çıkarmaya başlıyorlar. Dizinin bir kısmında ilişkilerin var oluşu veya olmayışının kime nasıl ne hissettirdiği üzerinde durulmuş, bir kısmında dini inançların kişileri nasıl kalıplara soktuğu, bir kısım yerlerinde ise ekonomik sınıf ayrılıklarının açtığı yaralar, böyle algıladım. Eşarptan nefret eden bir anne ve babanın psikiyatr olan kızının, eşarplı hastalarına olan nefreti ve bu konuda tedavi olmaya çalışması, yalnızlığı…
İnsan sağlığı bedensel ve ruhsaldır. Eğer ikisi de iyiyse çok iyiyizdir. Biri iyi, diğeri kötü ise bu tamamen bizim nasıl hissettiğimizle alakalıdır ve diğerinin sonucu hislerimize entegredir. Bedenimiz hasta ve ruhumuz sağlıklı ise, olumluyu ve güzeli düşünerek bedenimizi tedavi edebiliyor tam tersi ruhumuz hasta ise, bedenimizi de beraberinde yara bere içerisinde bırakabiliyoruz.
Anın kıymetini bilmek, mutluluğun gelecekte olacağına inanmak yerine anı, günü, haftayı, ayı mutlu geçirmeye odaklanmalı, kendimizi iyi hissetmemize engel olan, bastırdığımız, derinlere gömdüğümüz, takılıp kaldığımız her duygumuzu iyileştirmek için emek harcamalıyız.
Günlük hayatta hepimiz hem kendi hem başkalarının hikayelerini dinliyoruz. Bastırılan duygulara tanık oluyor, dertlenen insanlara denk geliyoruz. İki kardeş arasında adaletsiz davranan ebeveynlerin çocukları arasındaki iletişim kopukluklarının o kardeşlerin arasındaki iletişime nasıl zararlar verdiğini, o kardeşlerin bastırılmış duygularını, eski eşinden küçük bir evladı olan bir insanın yeni eşi ile çocuğu arasında seçim yapmaya zorlanması şefkatin mi aşkın mı galip gelmesi, hayatını yalnız ve kimseniz insanlardan kopuk bir şekilde idame ettiren birisinin yalnızlığını farkına varması, balkonda çay içerken komşularının mutlu aile tablolarına iç geçirip evde gözlerinin içine dahi bakamadığı eşi ile bir davette çok mutlu görünmeye çalışma çabaları, çocuk sahibi olamayan çiftlerin yanlarında her çocuk konusu açıldığında zihinlerindeki sorular yumağının artması, babasını kaybetmiş bir çocuğun, arkadaşlarını babaları ile birlikte görmesi, vs. vs. saymakla örneklendirmekle bitmeyecek kadar çok..
Su çatlağını bulur, bu deyim çok hoşuma gitti..
Hayatta bir derdimiz bir sıkıntımız varsa onun bir çaresi bir çözüm yolu, bir çıkar sokağı elbet vardır.
Duygularımızı bastırıp, içimize atmak, sesimizi kısmak, ruhumuzu olduğu kadar bedenimizi de hasta ediyor ve biz bunun ne yazık ki çok geç farkına varıyoruz. Hayat ertelemeye, mutluluk gelecek günlerden beklenmeye değmeyecek kadar kısa. Anın keyfini sürmeli, huzurlu olduğumuz insanlarla veya ortamlarda daha çok vakit geçirmeye çalışmalı, hiçbir duygu ve düşüncenin esiri olmamaya özen göstermeliyiz.
Bastırdıkça derinlere inen, zihnimizde kartopu gibi yumaklanan duyguları, nefesimizle ötelememeli ve aklımızdan, ruhumuzdan ve bedenimizden dışarı çıkarmalıyız ki hayat bulup, sağlık bulalım..
Kimseyi sevmek zorunda değiliz ama insan olmanın gereği herkese saygılı olmak ve zarar vermekten uzak kalmaktır. İnsanlara olan davranışlarımızı gözden geçirmeli ona, buna zarar veriyor muyum ? diye düşünmeli ve yeterince saygı duyup duymadığımız kontrol etmek için kendimizi tenkit etmeliyiz. O zaman dünya daha güzel ve yaşanılabilir hale gelebilir..
Su çatlağını bulur; kimi sızar der dertlenir kimi akıp gitti der sevinçlenir. Önemli olan nasıl baktığımız ve nasıl gördüğümüzdür. Bastırdığımız duygularımızda yüreğimizin suyudur aslında; ya sızmasına izin vermeden hapsetmeli yada dışımıza taşmasına akıp gitmesine müsade etmeliyiz o çatlak hep var ve yalnızca müsade etmek istiyor muyuz onu düşünmeliyiz !
Akşam için anlaştığımız vakitte yürüyüş yapmak için evden çıktım, karnım ne aç ne toktu. Olurdu bazen böyle keyfim yerinde olduğu zamanlar birşey yemek istemezdi canım, akşam yedi-sekiz kuşağı çay, kahve saatleriydi ve bünyemi sanıyorum böyle alıştırmıştım.
Yürüyüş alanına gitmek için araba ile biraz yol almak gerekiyordu. Aylardan Kasım ve hafif hafif kış yaklaşıyordu arabayı park edip indikten sonra araç içerisinde çalışan klimanın sıcaklığından havayı fark etmemiş olacağım ki, hava soğuktu.
Yaklaşık bir saate yakın, ağaçlı yollardan yürüdük.. Saat ilerliyor benim çay saatim geçiyordu. Yürüyüşün başladığı noktaya araçları park ettiğimiz yere geldiğimde ben kaçıyorum dedim, yürüyüş arkadaşlarımdan biri hadi bana gidelim bahçede güzel bir çay içelim dedi, bu fikre hayır diyemeyeceğim dedim. Sonbaharın son günlerinde, hafif buğulu bir gecede bahçede çay içmek, çayın bardağından taşan buğuyu izlemek keyfi hoşuma gitmişti. Tamam dedim ama ben demleyeceğim.
Son Afrika seyahatimde, Kuzey Afrika ülkelerinden birinde Fas’a gitmiştim. Fas’ta kaldığımız otelde her çay istediğimizde nane çayı getiriyorlar ve dışardaki hiçbir cafe ve restaurantlarda siyah çayı bulamıyorduk. Bir gün bir garsona sordum; bu ülkede siyah çay yok mu dedim ? Vardır ama kimse içmez dedi. İlginçti.
Fas’ta kaldığımız günlerden birgün, Marakeş’ten Atlas dağlarına seyahat planı yaptık grup ile. Ve bir berberi köyüne gitmeyi, oradaki yaşamları, hayatları görmek istedik. İnternetin çekmediği, oralarda hiç konum bildirimi(check-in) yapılmamış bir berberi köyü olan Tahannaout’a gittik. Köylere sadece 4×4 araçlarla çıkılabiliyor ve bu araçları şehir merkezinden önceden kiralamak gerekiyordu. Bu araç kiralama hizmeti veren şirketlerin köylerde anlaşmalı olduğu evlerde birkaç saatliğine misafir olunabiliyor, öğlen yemeğini yiyebiliyor ve evlerin içini, bahçelerini, balkonlarını görebiliyorsunuz. Bu köydeki evler benim hayalimdeki Mardin evleri gibiydi. Mardin’i hiç görmemiştim, ama Mardin’i çok okumuş ve fotoğraflarını incelemiştim. Ama hiç varamamıştım. Köye vardığımızda eski Mardin diye iç geçirmiş, bir gönül bağı kurmuştum Tahannaout ile Mardin arasında.. Bizi karşılayan ev sahibinin üzerinde uzun kapşonlu, kafasının yarısına kadar kapalı bir kıyafet vardı evin babasında. Köydeki erkeklerin çoğunda da aynı kıyafet vardı. Onaltıncı yüzyıl kıyafetlerini anımsatıyordu. Bizi balkonda misafir etti. Kahvaltılıklar, ikramlar getirdiler ve bize Fas’ın meşhur nane çayının nasıl demlendiğini gösteren kısa bir gösteri yaptı ev sahibi. Gösteriyi izledikten sonra Çin’in meşhur yeşil çayınında aynı yöntem ile demlendiğini hatırladım.
Bir çaydanlık vardı, küçük bir tüpün üzerinde ve çaydanlığın üzerinde bir porselen demlik. Biliyordum aslında işin sırrı porselen demlikteydi, bunu siyah çayda kaç kez tecrübe edinmiştim.
Çaydanlıktaki su ısınıyordu o sırada üst porselen demliğe nanaleri ekledi adamcağız, ağzını kapattı aradan biraz zaman geçti demlikteki su kaynamaya çok yakın bir noktada kaynatmadan suyu nanelerin üzerine boşalttı ve birkaç dakika sonra simsiyah bir suyu nanenin olduğu demlikten boşalttı naneyi yıkadığını söyledi. İkinci aşamada tekrar su kaynamaya yakın bu sefer nanelerin üzerine suyu aldı ve beklemeye bıraktı. Alttaki demliğe su ekledi, nanelerin şimdi aromasının suya karışmaya başladığını anlattı ve son demlikteki su yine kaynamaya yakın bir noktada üst porselen demliği tam olarak doldurdu.
Ve sonra o çayları yüksek bir mesafeden bardağa doldurarak bize ikram etti, ben tabii hem çayın tadını merak ediyor hemde bardakların halinden biraz içmeye çekiniyordum. Birkaç ısrara rağmen içtim çay mükemmeldi ama bardağın şekini pek sevmemiştim. Bu olayın hikayesini sorduğumuzda şunu öğrenmiştim; birincisi çay demlenirken asla su kaynatılmazdı nedeni, suyun kaynama noktasına vardığında içerisindeki oksijenin uçup gitmemesiydi. İkincisi ise çay demlikten bardağa yüksek bir mesafeden dolduruluyordu ki, havadaki su bardağa düşene kadar oksijenle karışsın. Demekki lezzetli çayın sırrı oksijendi.. Bahçedeki su kaynama yaklaşıyor, ben bir yandan bu satırları yazıyor bir yandan da suyun kaynama noktasına saniyeler kala suyu ocaktan almayı hesaplıyor, gözucu ile demliği süzüyorum. Bu kadar bilgiyi, zihnimdeki, Kuzey Afrika, Tazuta raflarından çekip aldığıma göre bu akşam güzel bir çay demlemek zorunlu oldu..
Çayı oksijenle buluşturduğunda lezzetlenir,
o hâlde herşey ehli ve dengi ile buluştuğunda lezzetlenir, keyfiyetlenir..
Kasım’2020 anılarım arasında serpiştirilen satırlar…
Şehrin üzerinden yağmur yüklü bulutlar geçiyor ardı sıra; şehir usul usul ıslanıyor. Arabanın ön silecekleri camı arındırmaya yetişemiyor, sağ şeride geçip yavaş yavaş yol alıyorum içimden yağmur şarkılarını söylerken; o sırada radyodaki programı sunan arkadaş bütün yağmurlu şehirlere Nesrin Sipahi’nin 1970 yıllarındaki meşhur şarkılarından birini armağan ediyor “Yağmur Seninle Güzel” şarkıyı dinliyorum sonuna kadar sonra radyonun sesini biraz kısıp derinlere dalıyorum. Eğer şuan bir radyo programcısı olsaydım ve milyonlarca dinleyicim olsaydı ben hangi şarkıyı armağan ederdim diye soruyorum kendime; sonra yüreğimden beynime ışınlanan cevap dilimden sözleri ile dökülüyor; Her şey seninle güzel bu yağmur bu kar bile.. Cem Adrian’ın sesi ile; Herşey seninle güzel’i armağan ederdim diyorum. Bana gece oluyor Art!
Şehirde petrol mevisi rengine çalan gökyüzü, yağmurlarını birbir şehrimizde indirip, laciverte çalan rengine bürünerek geceye yaklaşıyor. Kimbilir kaç milyar insan uykuda, kaç milyonu benim gibi yağmurun sesini dinliyor…
“ dinle bak yağmurun sesini, ne güzel.”
dinle bak şarkı ne güzel…
Beklenmedik bir anda, ayrılık gelip çatsa, seninle paylaştığım tek bir gün yeter bana…
“Her şey seninle güzel yolda yürümek bile Olmayacak düşlerin peşinde koşmak bile Her şey seninle güzel bu toprak bu taş bile İçimdeki bu korku gözümdeki yaş bile Beklenmedik bir anda ayrılık gelip çatsa Seninle paylaştığım tek bir gün yeter bana Beklenmedik bir anda ayrılık gelip çatsa Seninle paylaştığım tek bir gün yeter bana Her şey seninle güzel duyduğum bu ses bile Yalnız içtiğim su değil aldığım nefes bile Her şey seninle güzel bu yağmur bu kar bile Yüzümdeki gözyaşının izleri onlar bile”
Sonbahar orta çizgisini geçmiş, sona doğru ilerliyor. Ekim’in 27’inci gecesi. Boğazın serin sularının bir kıyısında, bir balıkçı barınağı. Ağır aheste biraz salata, biraz hamsi birkaç istavrit tırtıkladıktan sonra etrafı izliyor, közde pişmiş kahveyi yudumluyorum. Masanın en sessizi benim bu akşam, hep dinleyesim var. Deniz rüzgarın etkisi ile dalga dalga geliyor kumların bitimindeki çakıl taşlarına uzanıp değiyor. Çaprazımdan bir ses yükseliyor ne düşünüyorsun ? İki gündür tekrar ettiğim cevabı veriyorum. ~Şarkıları. ~Nesini ? ~Sayılarını. ~Sahiden mi ? ~€vet ! ~ nasıl yani, ne yapacaksın şarkıların sayısını ~ hiç dedim hiç birşey.. ~ sanırım en az yüz milyon civarı, altmış milyona yakını spotify’da Ertuğrul Özkök öyle yazmıştı bir köşesinde ~ yüz milyon şarkı mı var yeryüzünde ? ~ hemen hemen.. ~ neden bu kadar önemsedin ki ? ~Hiç ! öylesine bir merak işte… bir şarkının yeryüzündeki değerini merak ettim, milyonda kaç !
Kaç milyonda bir şarkı, dönüş yolunda beklediğim !
Arabaya binip; radyoyu ilk açar açmaz ~ karşıma çıkan şarkı yüz milyondaki ihtimalim gibi sanki !
Sezen Aksu ~ Biliyorsun !
Hayat bazen öyle insafsız ki Küçük bir boşluğundan yakalar Hissettirmez en zayıf anında Seni ta yüreğinden yaralar Ellerin, kolların bağlansa da Başında kasırgalar kopsa da Sen tüm gücünle karşı koysan da Seni acımasız sevdaya salar Sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun Beraber olamayız, benim gibi biliyorsun Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım Sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun
Haklısın, biraz geç karşılaştık Oysa hiç konuşmadan anlaştık Bazı şeyler var ki söylenmiyor Biz senle sözleri susarak aştık İnsan acılarla kıvransa da Ve o aşkta bir daha doğsa da Dünyasını yeniden kursa da Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar
Sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun Beraber olamayız, benim gibi biliyorsun Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım Sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun..
sanki içimde Zeze ~ Portuga ve Şeker Portakalı’ nın ağacı… yüreğimden ve zihnimden konuştuklarımı duyduğumda hep sana konuşan bir Zeze içimde ~ hep karşımda sen ya bir Şeker Portakalısın ya da bazen bir Portuga ! Anlatacaklarım hiç bitmiyor ! Yağmurda ıslanan çoraplarıma, akşam yediğim turşudaki salataya, deniz kenarında martılara ekmek atan küçük çocuğa, pazarda maydanoz temizleyen yaşlı teyzeye, yolun ortasından karşıya geçmek isteyen köpeğe, kaldırımın köşesindeki simitçiye kadar anlatıyorum ve gülen gözlerinin içi ile bana bakıyor bakıyor bakıyor ve sessizce dinliyorusun….
Sabahları uyandığım zaman, gün hazırlıklarına başlar başlamaz koridorda buluyorum kendimi, temiz çamaşırların yumuşatıcı kokusu ile karışmış ütü kokusunu almaya başladığımda gelmiş ve ütüler bitmiş diyorum içimden. Sonra hazırlarlıklarımı tamamlıyorum bir bir ve aşağıya iniyorum mutfakta kaynayan çayın buharı ve kokusu dağılıyor eve. Ayak seslerimden fark ediyor indiğimi bir günaydın sesi işitiyorum ve günaydın diyorum. Hızlı hızlı sorulacak sorularını sormaya başlıyor; masanın üzerinden seçtiğim saat, küpe ve kolyemi takarken bir yandan sorularını cevaplıyorum. Var mı istediğiniz bir şey diyor, yok hayır sen her detayı benden daha iyi biliyorsun diyorum. Son olarak parfüm şişesine elimi atıyor, en sevdiğim kokulardan birini boynuma doğru püskürtüp, kapıya doğru yanaşırken mutfak camının önünde karşılaşıyoruz. Akşama yemek yapayım mı diyor hayır diyorum. Geçip gidiyorum. Bazı akşamlar eve girdiğimde ocağın üzerinde hazır yemekler ve masanın üzerinde hazırlanmış bir masa buluyorum, genelde saat geç oluyor ve gülümseyip geçiyorum. Bir gün çok uzun süredir yemediğim dolma geldi aklıma ve sıklıkla duyduğum soruyu duyduğumda evet, dolma yapabilirsin dedim. Akşam yemeklerini çoğu kez dışarda yiyordum ve çok seçerek yemek yeme kültürüm vardı. Küçüklüğümden beri hep yemek seçerdim ve hala aynı alışkanlığım devam ediyor. Dolma istediğim akşamında dolma yapılmıştı ve dolmanın pirinçlerde kıymayı pek seçememiştim. Sanki dolma değil, biber aromalı pirinç gibi bir şeydi.
O yemek öyle kaldı, kaldı. Ben yine hiç yemek istemedim. Arada ocağın üzerinde yine dayanamadığını görüyor tencerede çorba, masanın üzerinde streçlenmiş salatalarla karşılaşıyordum. Bir gün Arthur gelecekti akşam yemeğine ve ben yine dolma istedim. Yeşil biberden çok kırmızı olanı seviyordum. O gün de kırmızı biber içerisinde pilav yemiş olmuştuk.
O gece bu durum aklıma çok takılmıştı. Galiba dedim az kıyma ile yapmaya alışkınlar ve kıymasını biraz fazla koyar mısın ? diyebilmek boğazımda düğümdü. Nasıl denirdi ki, kıymayı fazla koymak, içinde pirincin çok olması. Asla söylemem mümkün değildi.
Bu dolma sancısı içimde kaldı ama hiç söyleyemedim. Bazen hayatımızda yanımızda çalışan artık bizden, ailemizden gördüğümüz insanların kendi yaşamlarında nasıl hayatları olduğunun, bizim yaşamlarımızdaki en ufak bir farklılığın onları nasıl etkilediğini, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz her şeyin onlarda nasıl bir iz bıraktığını merak etmiyor değilim. Ve bunu mümkün olduğunca hissettirmemek gerektiğini, onlara her şeyi göstere göstere yapmamak gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta herkes insan, herkesin sonsuz istek ve arzuları, hayalleri var. Kimse sahip oldukları ile, yanlış davranışları ile kimsenin canını yakıp, kimseyi incitmemeli. Bu dolma hikayesi günlük yaşamımda bir çok konuda beni frenlemek için yeterli oluyor. Bazen espri olsun diye bile yaptığımız bir marka bir araba bir eşya bir oyuncak bir kıyafet bile alım gücü bize göre daha sınırlı olan insanlarda huzursuzluk yapabilir özellikle gençlerin, genç topluluklarda bu konuya çok daha dikkat etmesi gerektiğine inanıyorum. Burslu okuyan üniversitelilerin, ödeme ile okuyan öğrencilerin karıştığı vakıf okullarında mesela. Bu durum çok daha acımasız ve incitici. Eğer yanımızda A markasından giyinmeye durumu olmayan, imkanı olmayan biri varsa o marka ile ilgili sohbetlerimizi o markanın koleksiyonlarını o kişinin yanında konuşmak, ballandıra ballandıra anlatmak bence yakışıksız kaçıyor. Bir gün bir büyüğümden seneler sonra bin bir zorluklarla güzel, şirin bir ev sahibi olduğunu anlattığı bir hikaye dinlemiştim ve hala aklımda kalan cümleleri şöyle idi; o zamanlar lüks sitelerde, havuzlu sitelerde oturmak imkansızdı ve çocuklarımın arkadaşları havuzlu sitelerde oturuyor bunu da çocuklara sık sık anlatıyorlardı, çocuklar eve geldiğinde bunu sürekli söylüyor şuan için imkanlarımız olmadığını dile getiriyordum. Sonra bir akrabamız havuzlu bir siteden ev aldı ve hafta sonları çocukları havuzlarına götürebilme imkanımız oldu ve çocukların o yarası o şekilde kapandı. Ve hep dua ederim, imkanı olup da, bize o güzel imkanlarından faydalandıran güzel insanlara. Bu hikayeyi seneler oldu dinleyeli ve hiç unutmadım anlatıldığı günü. Yarasız bir hayatın yolu, kimseleri yaralamamaktan geçer. Birini kırıp, dökmek, incitmek için illa ses yükseltmek yada kırıcı konuşmak gerekmez. Bazen olayların , durumların karşısında ağzımızdan en küçük harflerle bile çıkmış olsa cümlelerimiz bizi işiten insanlarda tahribatlara yol açabilir.
Hakka Girmek ~ Bir canlının diğer bir canlının hakkı olan soyut yada somut bir değeri almış olmak, gasp etmek diye en yalın şekilde izah edebiliriz.
Günümüzde bir çok şekilde bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak yapıyoruz. En gündelik örnekleri; bir çalışanın çalışma saatleri dışında rızasız olarak kaldığı zamanlarda ek ücret almaması, araç park etme yerimize başka birinin araç park etmesi, komşunun gece yarısı ses ayarlarına dikkat etmeyip diğerini rahatsız etmesi, pazarcıya zorla iki domates fazla eklettirmek, yazarlık işi ile meşgul bir yazarın kitaplarını satın almak yerine fotokopilerini çoğaltmak yada korsanlarını okumak, temin etmek. Liste uzayıp gidiyor. Bana göre Hak; yaptığında vicdanen rahatsız olduğun her şey.
Şimdi bu örnekleri niçin açıkladım ve konuyu nereye götürmeye çalışıyorum. Hepimizin elinde sürekli, telefonlar ve elinin altında bilgisayarlar var. Telefonun yanında konuştuğumuz bir marka yada bir ürün ile ilgili veya arama motorlarında arama yaptığımız bir konu ile alakalı olarak veya tamamen alakasız bazı internet sitelerinin reklamlarını görüyoruz. Bu reklamlarda bazı özel kampanyalar oluyor. Mesela benim karşılaştığım Getir.com’ un ilk siparişinize %30 indirimi, Karaca’nın üyelik kaydetmeniz durumunda 10₺ indirimi, Netflix ve Spotify’ ın kayıt olmanız durumunda ilk ay ücretsiz olması gibi, yüzlerce örneği var sayabileceğim.
Şimdi Hak konusu ile bu örneklerin ilgisi nedir kısmına açıklık getirmeye çalışacağım. Bazen duyuyorum ve üzülüyorum insanlar bu tarz kampanyaları yanlış kullanıyorlar ve belki bilerek belki bilmeyerek Hak’ka giriyorlar nasıl mı ?
Getir.com üye olup ilk üyeliğe tanınan indirimden faydalanıp, tekrar ikinci bir siparişinde başka bir mail adresi ile kayıt yaptırıyor yeni bir üyelik açmış gibi davranıyorlar, daha çok bu durum Netflix ve Spotify gibi dijital platformlarda oluyor. Yani bireyler her seferinde başka üyelik açarak başka başka üyelikleri ile aynı kampanyalardan faydalanmak istiyorlar. Websitesinin sahibini kandırmış ve kar etmiş olabileceklerini düşünüyorlar belki ama burada kul hakkına, karşı tarafın emek hakkına girmiş oluyorlar. Yani kısaca kendilerini yok sayıyorlar.
“İnsan, yaşamında kendini yok saymaya başladı mı, artık herkes onu yok saymaya başlar.” Bizler ilk üyelik ile açmış olduğumuz hesabımızda kendimizi maddi tercihler için yok sayarsak, ikinci bir üyelik açma ihtiyacı hissedersek o zaman maddi tercihler bizim kendimizi yok saymamızı ve kandırmamızı kaçınılmaz kılar.
Unutmamak gerekir ki, on binlerce çalışanı olan digital platformlarda emek harcanıp hazırlanan uygulamaları kullanırken ilk ay ücretsiz sonraki ay ..$ dolar yazıyorsa, o uygulamayı kullanmaya devam ediyorsak o ikinci ay başka bir üyelik açmak yerine, ikinci ayın ödemesini yapmalıyız.
Yaklaşık bir saat önce bir yakınımı ziyaret için hastaneye gittim. Hastaneye giriş yaptığımda saat 23.00 gibiydi, normal giriş kapısı kapanmış, girişlere acil kısmından geçit verilmişti. Acil kapısının önünden geçiyorum önümde iki tane ambulans siren ışıkları yanıp sönüyor kapının önünde birileri ağlaşıyor, hızlı adımlarla bir şey duymak istemeden geçiyorum, içeri girdiğimde asma kata asansörlere çıkmak için yoğun bakım bekleme ünitesinin önünden mecburi bir geçiş yapıyorum ışıkların çoğu kapalı fakat yine orada da bekleyişte ağlaşan birkaç kişi hem görüyor hem işitiyorum. Canım iyice sıkılıyor, hızlı hızlı adımlarla asansöre binip üçüncü kata çıkıyorum. Gördüğüm hemşireler, personel, hasta yakınları hepsinin bir bir düşen enerjileri.. Nöbet yorgunluğu gibi değil sanki başka bir yorgunluk başka bir durgunluk bambaşka bir enerjisizlik. Odaya varıyorum, biraz odada vakit geçiriyorum, alttan açık olan cama kayıyor gözüm, cama doğru yaklaşıyor hem kendi gölgemi izliyorum hem dışarıyı seyrediyorum. SH’ de çalışırken, işe giderken önünden geçtiğim bir gıda fabrikasına gözüm değiyor. O günlerde, o sabahları hatırlıyor, yaklaşık iki km uzaktaki odama dolan, içimi deşen maya kokusunu burnumda hissediyorum. Sonra hemen yanındaki lastik fabrikası aklıma geliyor, lastiklerinde; bacalardan çıkan sabah saatlerindeki o kokusu istemsiz bir şekilde içime doluyor. Camdaki hafif aralıktan dışarı bakıyorum ve tek bir ağaç, tek bir çim olmayan kurak araziyi görünce meşhur olan hastane hikayesi geliyor gözümün önüne, oda arkadaşının aslında olmayan yeşillikler, ağaçlar, kuşlar var diye anlatıldığı hikaye.. Kim bilir kim kime ne hikayeler anlatıyor, yada tavandan tabana camla kaplı odadan o manzarayı izlemek ne kadar bir yaşam ışığı bugünlerde ?Odada işim bitiyor, arabaya doğru yürürken gözlerimi ve kulaklarımı kapatmaya çalışsam da aklımdaki düşünceleri yok edemiyorum. Son aylarda kendi yaptığım espriler yada ortamında olduğum aile, arkadaş yada yakın çevremdeki istisnai espriler, iltifatlar zamanları hariç; sokaklarda, parklarda, bahçelerde kahkaha atan, gülücükler saçan, mutlu mutlu, heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatan birilerini görmek her geçen gün güçleşiyor mu ? Ya da bana mı öyle geliyor ?Maske ve peçelerinin altından kahkahalar atıyorlar da ben mi görmüyorum ?Geçen yıl bugün Amsterdam’da Vondelpark’ ta olduğum an aklıma geliyor, o mutlu insanlar o gülen yüzler, o kahkahaları ile çerezlerini, sandviçlerini yiyip içeceklerini içen gruplar.. Sık sık aile ve çevre büyüklerimi arayıp hal hatırlarını sormaya özen gösteriyorum. Çoğundan aynı cümleleri duymaya başladım; yalnızlıktan sıkılıyoruz. Kardeş kardeşe, evlat baba ocağına, dost dosta gidip gelemez oldu. Telefon ve televizyondan ibaret, rızkımızın peşinden koşmadığımız zamanlarımız.. İçimde hafif bir sızı, geçecek elbet bugünler diyorum. Yine parklarda kahkaha sesleri duyacağımız, koşuşturan rengarenk kıyafetli çocukları göreceğimiz günler gelecek. Bir şarkı dinlemek geçiyor içimden, geçip geçip duruyorum hangisinde duracağıma hangisini dinleyeceğime karar veremeden..07.09.2000’43
Telefonum çalıyor, bugün senin günün değil mi diyerek, başlıyor sözlerine, sesinde hissettiğim bir gülümsemeyle evet diyorum doğru , en çok sonbaharı seven benin en çok sevdiği yağmurlu bir günü. Sana bu ılık havada demli bir çay ısmarlayayım diyor, peki diyorum. Son yazdıklarımı okutabilmenin heyecanı içimde, Hava hafif hafif kararmaya başlıyor saat beş oldu, bu sabah başladığım Susanna Tamaro’nun ~ Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabını okuyorum, zaman zaman saatte iki sayfa belki üç sayfa. Sonra akşam için anlatacaklarımın listesini sıralıyorum zihnimde, ne güzel bir gün nasıl güzel bir hava diye de iç geçiriyorum. Bu sonbaharın ilk yağmuru yüzümde, taneciklerini bir bir hissedeceğim. İlkbahar’ın yağmurlarında yürüyememiş, havadan virüs bulaşır korkusuyla ciğerlerime kadar soluyamamıştım. Geçen sonbaharın ilk yağmurlarını da Brugge’de çılgın kalabalıklar arasında ilk gidişimde hissetmiştim. Saat 17.25 olmuş, ilk okulda ödev teslim eder gibi özenle dosyalıyorum çekmecelerimde birikenleri. En sevdiğim mevsimin,en güzel yağmurlu günü, yüreğimin götürdüğü yere gitmenin tatlı heyecanı. Burnumda bergomat kokulu demli bir çay kokusu 09’20–