Sabahları uyandığım zaman, gün hazırlıklarına başlar başlamaz koridorda buluyorum kendimi, temiz çamaşırların yumuşatıcı kokusu ile karışmış ütü kokusunu almaya başladığımda gelmiş ve ütüler bitmiş diyorum içimden. Sonra hazırlarlıklarımı tamamlıyorum bir bir ve aşağıya iniyorum mutfakta kaynayan çayın buharı ve kokusu dağılıyor eve. Ayak seslerimden fark ediyor indiğimi bir günaydın sesi işitiyorum ve günaydın diyorum. Hızlı hızlı sorulacak sorularını sormaya başlıyor; masanın üzerinden seçtiğim saat, küpe ve kolyemi takarken bir yandan sorularını cevaplıyorum. Var mı istediğiniz bir şey diyor, yok hayır sen her detayı benden daha iyi biliyorsun diyorum. Son olarak parfüm şişesine elimi atıyor, en sevdiğim kokulardan birini boynuma doğru püskürtüp, kapıya doğru yanaşırken mutfak camının önünde karşılaşıyoruz. Akşama yemek yapayım mı diyor hayır diyorum. Geçip gidiyorum. Bazı akşamlar eve girdiğimde ocağın üzerinde hazır yemekler ve masanın üzerinde hazırlanmış bir masa buluyorum, genelde saat geç oluyor ve gülümseyip geçiyorum. Bir gün çok uzun süredir yemediğim dolma geldi aklıma ve sıklıkla duyduğum soruyu duyduğumda evet, dolma yapabilirsin dedim. Akşam yemeklerini çoğu kez dışarda yiyordum ve çok seçerek yemek yeme kültürüm vardı. Küçüklüğümden beri hep yemek seçerdim ve hala aynı alışkanlığım devam ediyor. Dolma istediğim akşamında dolma yapılmıştı ve dolmanın pirinçlerde kıymayı pek seçememiştim. Sanki dolma değil, biber aromalı pirinç gibi bir şeydi.
O yemek öyle kaldı, kaldı. Ben yine hiç yemek istemedim. Arada ocağın üzerinde yine dayanamadığını görüyor tencerede çorba, masanın üzerinde streçlenmiş salatalarla karşılaşıyordum. Bir gün Arthur gelecekti akşam yemeğine ve ben yine dolma istedim. Yeşil biberden çok kırmızı olanı seviyordum. O gün de kırmızı biber içerisinde pilav yemiş olmuştuk.
O gece bu durum aklıma çok takılmıştı. Galiba dedim az kıyma ile yapmaya alışkınlar ve kıymasını biraz fazla koyar mısın ? diyebilmek boğazımda düğümdü. Nasıl denirdi ki, kıymayı fazla koymak, içinde pirincin çok olması. Asla söylemem mümkün değildi.
Bu dolma sancısı içimde kaldı ama hiç söyleyemedim. Bazen hayatımızda yanımızda çalışan artık bizden, ailemizden gördüğümüz insanların kendi yaşamlarında nasıl hayatları olduğunun, bizim yaşamlarımızdaki en ufak bir farklılığın onları nasıl etkilediğini, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz her şeyin onlarda nasıl bir iz bıraktığını merak etmiyor değilim. Ve bunu mümkün olduğunca hissettirmemek gerektiğini, onlara her şeyi göstere göstere yapmamak gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta herkes insan, herkesin sonsuz istek ve arzuları, hayalleri var. Kimse sahip oldukları ile, yanlış davranışları ile kimsenin canını yakıp, kimseyi incitmemeli. Bu dolma hikayesi günlük yaşamımda bir çok konuda beni frenlemek için yeterli oluyor. Bazen espri olsun diye bile yaptığımız bir marka bir araba bir eşya bir oyuncak bir kıyafet bile alım gücü bize göre daha sınırlı olan insanlarda huzursuzluk yapabilir özellikle gençlerin, genç topluluklarda bu konuya çok daha dikkat etmesi gerektiğine inanıyorum. Burslu okuyan üniversitelilerin, ödeme ile okuyan öğrencilerin karıştığı vakıf okullarında mesela. Bu durum çok daha acımasız ve incitici. Eğer yanımızda A markasından giyinmeye durumu olmayan, imkanı olmayan biri varsa o marka ile ilgili sohbetlerimizi o markanın koleksiyonlarını o kişinin yanında konuşmak, ballandıra ballandıra anlatmak bence yakışıksız kaçıyor. Bir gün bir büyüğümden seneler sonra bin bir zorluklarla güzel, şirin bir ev sahibi olduğunu anlattığı bir hikaye dinlemiştim ve hala aklımda kalan cümleleri şöyle idi; o zamanlar lüks sitelerde, havuzlu sitelerde oturmak imkansızdı ve çocuklarımın arkadaşları havuzlu sitelerde oturuyor bunu da çocuklara sık sık anlatıyorlardı, çocuklar eve geldiğinde bunu sürekli söylüyor şuan için imkanlarımız olmadığını dile getiriyordum. Sonra bir akrabamız havuzlu bir siteden ev aldı ve hafta sonları çocukları havuzlarına götürebilme imkanımız oldu ve çocukların o yarası o şekilde kapandı. Ve hep dua ederim, imkanı olup da, bize o güzel imkanlarından faydalandıran güzel insanlara. Bu hikayeyi seneler oldu dinleyeli ve hiç unutmadım anlatıldığı günü. Yarasız bir hayatın yolu, kimseleri yaralamamaktan geçer. Birini kırıp, dökmek, incitmek için illa ses yükseltmek yada kırıcı konuşmak gerekmez. Bazen olayların , durumların karşısında ağzımızdan en küçük harflerle bile çıkmış olsa cümlelerimiz bizi işiten insanlarda tahribatlara yol açabilir.
£KİM 2020
