Ofiste karşılıklı iki masa başında bilgisayar ekranlarına bakıyoruz. Nereye gitsem ki acaba dedim ?
Nereye istersin dedim, bilmiyorum dedim aklımdan bir kaç şehir ismi saydım. Benim de aklımda Trømso var dedi. Trømso’ya gidip Kuzey Işıklarını izleyeceğim. Hemen Google arama motorlarından Trømso’yu araştırmaya başladım. Mevsim sonbahar aylardan Ekim sonu Kasım başı gibi.
Hiç sesimi çıkarmadan bakıyor, okuyor, fotoğrafları inceliyorum. Döndüm Lapland’a gidelim mi dedim ? Orası neresi dedi. On dakika önce haritada yerini öğrendiğim Lapland’ı anlatmaya başladım. Tamam olur sen bakarsın dedi. Öyle aldım notlar arasına. Akşam eve geldiğimde, telefonu elime alıyor blogları okuyordum neler yazılmış nasılmış ? inceliyordum.Yaklaşık bir hafta bu şekilde geçti. Sonra instagramdan Lapland’ta check~in yapan Türkleri ve yabancıları buldum onlara ulaştım ve onlara yazdım hepsi de sağolsun cevap verdi. Türk bir hekim aile vardı, onlar hızlı trenle avrupadan çocukları ile bir macera yaşamak istemiş onlarla iletişime geçtim. Abi sağolsun her etkinliği paylaşıyor her mesaja uzun uzun cevaplar veriyordu. Kesin karar verdim tamam dedim herşeyi en ince ayrıntısı ile öğrendim bu arada abinin adı aklımda Çağlayan Yağmur @cagyaggmur hesabında paylaşımları var, herşeyi en ince ayrıntısı ile paylaşıp bilgilendirmiş. çok keyifli olduğuna karar kıldım ve Lapland dedim beş kişilik biletleri aldım, rezervasyonları ayarladım. Lapland’a gitmek için direkt uçuş yoktu, tek yol vardı. Önce Finlandiya’ya gidip oradan Lapland’a charter uçuş ile gitmek. Tamam dedik gitmişken Finlandiya’yı da görelim, eğitimi ile dünyada bu kadar ün salmış olan Finlandiya’yı da görmüş oluruz diyip ilk önce Helsinki’ye uçtuk. Helsinki’de birkaç gün konaklayıp şehri~sokakları~caddeleri~mağazaları~restaurantve cafeleri gezdik -20 derecede olan soğukluk ile akşamları gezerken bastığımız yerlerden buz sesleri ile karışık haşur huşur sesler bize eşlik ediyordu kar boyu yüksekliği ayakkabılarımızın üzerinde.
Aklımız tabiki Kuzey Işıkları’nı görme heyecanı ile yanıp tutuşurken, Helsinki’ye çok konsantre olamadık. Helsinki küçük bir şehir, okyanusa kıyısı var, kıyılarda devasa gemiler ve buz kıran gemileri, heryerde meşhur Norveç’in Somon balıkları. Şehir kalabalıktan uzak, sakin ve güvenli.
En çok aklımda kalanları; bir gece geç saatlere kadar dolaştık şehri ve daha sonra bir cafeye gittik birşeyler içmeye, cafe kalabalık ve giriş katında bar var. Masaya yerleştik birşeyler istedik ve o arada su istedik, suyun satılmadığını bardan alabileceğimizi söylediler, bara yanaştık su istedik, kibar ve yakışıklı barmen su sürahisini eline aldı ve sürahinin içerisinde çilek ve birkaç yaprak sanırım fesleğen yada limon yaprağı.. Bize o sudan birer bardak verdi ama hayatımızda hiç içmediğimiz lezzette bir su, tekrar tekrar yaklaşık üç yada dört bardak içtik o kadar temiz güzel ve lezzetli idi.. Aklımda başka kalan bir anı ise şöyle Avrupa’da başka ülkelerde ~ Britanya’da denk gelmiştim ama burada çok daha farklısına denk geldim. İnsanlara güven, sonsuz! Bir markete giriyorsunuz, tartı ile alınacak herşeyi kendiniz istediğiniz gibi seçip alıyorsunuz, meyve~sebze, et, ekmek vs. tartı makinasının başına gidip aldığınız ürünün barkodunu kendiniz bulup barkodu basıp poşete yapıştırıyorsunuz ve sonra ödeme makinasına gidip ödemesini yapıyorsunuz. Hiç insan ile muhattap olmadam, isterseniz olabileceğiniz kasalar var ama istemek size kalmış. Bu davranış gerçekten çok güzel, insanlarının bu kadar güvenilir olması çok imrenilecek bir ülke diye geçirmiştim içimden..
Helsinki günlerinin ertesi, Lapland hayalleri heyecanımızı arttırmışken, adrenalin en yükseklerde veda ettik Helsinki’ye…
